O yıllarda okula gitmiyordum henüz… Abim ve ablam okul yollarını adımlarken, ben en iyi bildiğim işi yani pencereden dışarı bakıp onların dönüşünü beklemekle yetiniyordum. O zamanlar can sıkıntısı nedir bilmezdim. Şimdiki çocuklar gibi, oyuncaklarım da yoktu bir sürü. Kırmızı plastikten bir arabam vardı. Bazen halının üstüne uzanır öylece sürerdim kolumun yettiğince…Üzmezdim annemi hiç…öylece sessizce…

Arkadaşlarımda yoktu; dedim ya pencerede öylece abimi ve ablamı beklerdim. Ne zaman babamı sorsam… “Oğlum baban dadak (mama) almaya gitti” derdi annem. Heyecanla dönüşünü beklerdim. Kömür karası yüzle gelirdi babam. Gözlerinden anlardım ne kadar karalara bürünse de, o otobüsten inen babamdı..! Koşar adım çıkardım kapıdan. Elinde birşey görmesem de, burukluğumu belli etmeden sarılırdım babama… Mama getirmediği için üzülürken tamda içten içe, cebindeki önceleri çikolata sandığım sonraları anladığım helvayı verdiğinde dünyanın en mutlu çocuğu olurdum… Açmazdım çikolatamı abim ve ablam gelmeden. Bölüşmeden tad almazdım yediğim çikolata zannettiğim helvadan…

Yıllar sonra anladım, babamın bize getirdiği benim çikolata sandığım helvanın sırrını… Maden ocağında ozamanlar jelatinli helva verilirmiş yemeklerde. İşçiler tozdan dumandan zehirlenmesin diye… İster fakir edebiyatı deyin, başka birşey… Ben o günlerin kıymetini bilenlerdenim…

Ermenek Güneyyurt’ta su dolan Has Şeker Madencilik’te mahsur kalan maden işçisi İsmail Gürses’in 3 yaşındaki oğlu Mustafa’nın dediği gibi… “Baban sana mama getirecek çocuk..” sakın üzülme..!